mürşid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mürşid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Risale-i Nur'un İrşad Vazifesi (Ödüllü Makale)

 


Bu makale 2016 Köprü Dergisi Makale işleme Yarışmasında Ustalar Kategorisinde 2 nci olmuştur.

İrşad ve Mürşid
Risale-i Nur'un İrşad vazifesi
Bir Mürşid olarak Risale-i Nur

Akif Arslan


Özet:

İrşad ve Mürşid kavramları İslamiyet ile bütünleşmiş en önemli kavramlardandır. Hz. Peygamber (S.A.V) 'e inen ilk ayetle birlikte başlayan yeni irşad vazifesi günümüze kadar devam ederek gelmiştir. Abdülkadir Geylanilerden, Sa'd-ı Taftazanîlere, İmam-ı Rabbanîlerden, Mevlanalara kadar tüm İslam alimleri zamanının büyük irşad edicileri yani mürşidleridirler. Ve kendi zamanlarına en uygun irşad yöntemleri ile mürşidlik vazifelerini yerine getirmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri de 13. Asırda gelmiş bir müceddid olarak İrşad yöntemi üzerinde köklü bir yenilik gerçekleştirerek Risale-i Nur Külliyatı'nı kaleme almıştır.
Bu çalışmada Risale-i Nur'un irşad vazifesini ne şekilde yaptığı ve Bediüzzaman Hazretleri'nin irşad ve mürşid kavramlarını ahirzamanın şartlarına göre ne şekilde yenilediği, temel manada bilinen eski irşad yöntemleri ve mürşidlikle karşılaştırılarak ele alınmıştır.

İrşad:

İrşad, kelime mânâsıyla “Doğru yolu göstermek,öğüt vermek” anlamına gelir. Biraz daha detaylı tarif edecek olursak “Aklî ve kalbî, muknî ve tesirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek, cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek, Allah'a ibadet ve itaate kavuşturmak, veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması.” şeklinde de ifade edebiliriz.

Mürşid:

İrşad eden kişi manasına gelir. İrşad kelimesini en genel manada öğütte bulunmak veya nasihat etmek olarak düşündüğümüzde, irşadda bulunan kişinin yani irşad edenin de bir öğüt veren yani nasihatçı olduğu söylenebilir. Lügattaki manasıyla “irşad eden” olan mürşid, insanlara doğru yolu göstermek için öğütlerde bulunan kişidir. “Nasihat eden kişi” tam manada mürşide karşılık gelmese de meselenin daha iyi anlaşılabilmesi açısından bahsedilmesi gerekli bir kavramdır. Her hususta olduğu gibi nasihatte bulunan kişinin de taşıması gerekli olan bir takım özellikler vardır. Ana hatlarıyla nasihat eden kişi:

1) Nasihat ettiği meseleyi hazmetmiş olmalıdır:
Bediüzzaman Said Nursî'nin ifadesi ile “Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Şu kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir.”1

2) Nasihat ettiği meselede kendisini ıslah etmiş olmalıdır:
Zira ekserce mâlum Risale-i Nur'da veciz bir söz vardır “Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.”2

Kavramsal Mânâda İrşad ve Mürşid:
Nasihat etmek ve öğütte bulunmak lügat mânâsı olarak her ne kadar “irşad” kelimesine, nasihat eden-öğüt veren de “mürşid” kelimesine karşılık gelse de irşad kelimesi hususi mânâda kavramsal olarak İslamî literatürde Cenab-ı Hakk'ın emir ve yasaklarını, imanî hakikatleri tebliğ etmek, mürşid kelimesi de bu tebliği yapan kişi anlamı taşır. Örnek verecek olursak sigaranın sağlığa zararlı olduğunu anlatmak bir nasihattır, ancak hususî manada bir “irşad” değildir. Böyle bir nasihatta bulunan kişi de bir nasihatçı olsa da “mürşid” olarak anılmaz.

Kur'anî Mânada İrşad ve Mürşid:
Kur'an-ı Kerim, yalın olarak bildiğimiz “öğüt” kelimesini genelde Arapça’daki “nâs” kelimesi ile ifade eder. Öğüt veren, öğütte bulunan manalarını da “nâs” kelimesinden türemiş kelimelerle kullanmayı tercih etmiştir. Ancak 3 ve 4 numaralı ayetlerde belirttiğimiz gibi “dosdoğru yola iletmek, Allah'ın yoluna iletmek, imanî olarak doğrultmak” mânâlarını içeren bir cümlede “irşad” kelimesi ve ondan türemiş olan “râşidun, yerşidûn” gibi kelimeleri tercih etmiştir.
“Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (yerşudûn) olurlar.”3
“Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, irşad (râşidûn) olanlardır.”4
Yani irşad, Kur'an-ı Kerim'in diliyle en doğru yol olan “iman yoluna” a iletmektir. Böylelikle imana iletenler de mürşidlerdir. Ancak burada bahsedilmesi gereken bir husus daha var ki o da “günahlara karşı mü'minleri irşad etmek” tir. Çünkü günahların yani Allah'ın yasakladıklarının iman ile doğrudan alakası söz konusudur. Bu hususu Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri şöyle izah eder:
“İşlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar...Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”5
O halde günahlar küfre açılan kapılar olduğundan ve küfür de imanın zıddı olduğundan irşad aynı zamanda günahlardan sakındırmak anlamındadır. Yukarıda verdiğimiz örnekte sigara içen birisini “sağlığa zararlı” diyerek uyarmanın irşad olmadığını söylemiştik. Ancak günahlardan sakındırmak niyeti ile hareket edildiğinde “Allah'ın yasakladığı bir fiil olduğu vurgusu ile anlatılırsa”, bu o hususta bir irşad olur ve bu nasihatı yapan kişi de aynı hususta bir mürşiddir.

Risale-i Nur'un İrşad Vazifesi ve Mürşidliği:
“Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir.”6
Risale-i Nur, ahirzamanın iman hastalığına en ciddi ve en muknî teşhisler ve tedavi yöntemleri sunduğu için başlıbaşına bir mürşiddir. Çünkü imanî hakikatleri ve asrın getirdiği soruları, asrın insanına uygun bir şekilde, sadece kalbi değil aklı da ikna ederek sadece Kur'an ve Sünnet çizgisinde, başka herhangi bir kaynağa ihtiyaç duymadan izah ederek bu asra ait irşad vazifesinin kemale ermiş hali olduğunu ispatlamıştır. İrşad vazifesine duyulan ihtiyaç Efendimize ilk ayet indiğinde zirve yapmış ve o dönem Hz. Muhammed (S.A.V) ahirzamanın en büyük irşad vazifesini en büyük mürşid olan Kur'an ile birlikte başlatmıştır. Ancak İslamiyet yayıldıkça bu vazife devam etse de asr-ı cahiliyyeden sonraki en büyük irşad vazifesi imanî hastalıkların ve küfrün tekrar baş gösterdiği ahirzamandır. Efendimiz (S.A.V) 'in “Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir”7 hadisi ile de sabit olan her asırda Cenab-ı Hak tarafından görevlendirilmiş müceddidler aynı zamanda geldikleri zamanın en büyük mürşidleridirler. Bediüzzaman Hazretleri de bu müceddidlerden birisidir ve diğer müceddidlerden farklı olarak bu zamanda en büyük mürşidin bir şahıs değil aksine bir şahs-ı manevî olduğunu vurgulamıştır. Bu şahs-ı manevîyi de bu asırda en iyi temsil edenin, kaynağı ve esası Kur'an olan Risale-i Nur' u (8) kendisine program olarak alan Risale-i Nur Cemaati'nin şahs-ı manevîsi olduğuna dikkatleri çekmiştir. Zira Üstad hazretleri Kur'an-ı Kerîm için “en âlâ mürşid” ve “mürşid-i hakikî” tabirlerini kullanır. Onun içindir ki bu zamanın mürşidlik vazifesini en iyi icra edecek olan, menbaı ve esası sadece Kur'an-ı Kerîm olan bir mürşid olmalıdır. Bu ise Risale-i Nurdur.
Evet, her asırda gelen müceddidlerin eserleri de kendileri gibi o asrın mürşididir. Üstad Hazretleri bu cihette Mesnevî-i Şerif'in bir mürşid olduğunu söyler. Bu asrın mürşidi olduğunu söylediğimiz Risale-i Nur'un da yedi Mesnevî kadar mürşid olacağından bahseder.
“Nasıl ki, Mesnevî-i Şerif şems-i Kur’ân’dan tezahür eden yedi hakikatinden bir hakikatin âyinesi olmuş, kudsî bir şerafet almış, Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş; öyle de, Risale-i Nur, şems-i Kur’âniyenin ziyasındaki elvan-ı seb’ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru birden âyinesinde temessül ettirdiğinden, inşaallah, yedi cihetle şerif ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakikate bâkî bir rehber ve bir mürşit olacak.”9
Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurların irşad vazifesinin olduğunu ve bu asrın en büyük bir mürşidi olduğunu yine Risale-i Nurlarda altını çizerek bir çok yerde belirtiyor. Bunlardan bazıları şöyledir:
“Sözler talim-i hakaik ettikleri gibi, irşad vazifesini de görüyorlar.”10
“Evet, bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü’n-Nur’un heyet-i mecmuası, sair şahsi büyük mürşitler gibi kendine muvafık ve hakikat-i ilmiyeye münasip olarak, birkaç nevide ve bilhassa hakaik-ı imaniyenin izharında, intişarında azim kerametleri olduğu gibi, üç keramet-i zahiresi bulunan Mu’cizat-ı Ahmediye (ASM), Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve Ayetü’l-Kübra gibi çok risaleleri dahi her biri kendine mahsus kerametleri bulunduğunu çok emareler ve vakıalar bana kat’î kanaat vermiş. Hatta sekeratta bulunan talebelerine imanını kurtarmak için mürşit gibi yetiştiğine, müteaddit vakıalar şüphe bırakmıyor. “Hem bir saat tefekkür, bir sene ibadet-i nafile hükmünde...” Bir misal, “Hizbü'l Ekber”dir diye müşahede ettim ve kanaat getirdim.” 11
“Ve herbir risale, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur, yüz on dokuz adediyle, herbirisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktabdır.”12
“Ey maddî ve mânevî yaralı olan genç kardeşlerim ve ey mürşid-i ekmele muhtaç olan ehl-i tarîkat kardeşlerim. Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Şâh-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî,İmam-ı Gazâlî, Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ Hâlid (radıyallahü anhüm, kaddesallahü esrârehüm) Hazretlerinin derece-i kemâlâtları, merâtib-i imanları risalelerde ve Mektubat'ta vardır.”13
“Hazret-i Ali (r.a.) ve Abdülkadir-i Geylânî (r.a.) Hazretleri, Risale-i Nur'un telif edilip bu asırdaki insanları irşad edeceğini gaybî bir surette bildiriyorlar.”14
“Ruhum bir mürşid-i ekmel taharri ederdi. Aramak üzere iken bana ilham olundu ki, "Mürşidi sen uzakta arıyorsun. Pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O zâtın Risale-i Nur'u müceddid hükmündedir. Hem aktabdır, hem zülkarneyndir, hem âhirzamanda gelecek İsâ aleyhisselâmın vekilidir, yani müjdecisidir" denildi.”15

Risale-i Nur'un Mürşid Kavramındaki Tecdidi:
“Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatin ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir” 16
Bediüzzaman Said Nursî'nin mürşidlik kavramındaki en büyük tecdidlerinden birisi de “Şeyh ile Mürid” arasındaki münasebet olan fenâ fi'ş-şeyh ıstılahıdır. Tasavvuf mesleğinde Şeyh, müridin mürşidi olduğundan mürid mürşidine sorgusuz itaat eder ve onu bir vasıta edip önce Resulullah'a (s.a.v) oradan da Allah'a ulaşır.
“Ehl-i tarikat ve hakikatçe müttefekun aleyh bir esas var ki; tarik-i hakta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki, nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenâfişşeyh hükmüne gelir. "Ben" dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur. Ve hâkeza, tâ fenâfirresûl, fenâfillâha kadar gider.”17
Risale-i Nur, usulde önemli bir tecdid yaparak şeyh-mürid arasındaki vasıtayı kardeş-kardeş arasındaki intisab-tesanüd ve uhuvvete inkılap ettirmiştir.
“Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi'ş-şeyh, fenâ fi'r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi'l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder.”18
Onun içindir ki Risale-i Nur mesleğinde tarikatlerdeki gibi “müridlik” değil “talebelik” söz konusudur. Bediüzzaman, bu mesleğe yani Risale-i Nur mesleğine, şahsını mübarek ve makam sahibi zannedip gelenlere kapısının kapalı olduğunu belirtir. (19) .Ancak diğer türlü her yönelişe kapısının açık olduğunu “Bu kapıdan girenleri ale'r-re'si ve'l-ayn kabul ediyorum. Onlar da üç tarzda olur: Ya dost olur, ya kardeş olur, ya talebe olur.” 20 diyerek ifade ediyor.
Kabul ettiklerini, “Risale-i Nur dairesine girenler” veya “bu kapıdan girenler” şeklinde tesmiye ederek bir alt-üst algısı oluşmasını özellikle istememiştir. Zaten kapıdan girenlere verilen isimler dahi özellikle bir derecelendirmeyi akla getirmemek ve hatırlatmamak üzeredir. İçeriklerine bakıldığında en donanımlı olan talebeliktir ancak “dost” veya “kardeş” lafızları ilk duyuşta kulağa daha üst makammış gibi gelir. Evet üstad hazretleri makam makam derecelendirmek yerine üç “tarz” belirtmiş ve bunun detaylı niteliklerinden bahsederek tercihi kapıdan girenlerin ihtiyarına sevk etmiştir. Şu şundan üsttedir, bu bundan alttadır şeklinde bir ifade kullanmamıştır.
Mürşid (şeyh)-Mürid kavramı neredeyse tamamen yenilenmiş, sorgulamasız, tamamen itaat üzerine kurulu olan anlayış yerini her şeyi sorgulayan, önce aklın mihengine vurup ardından kabul eden bir Üstad-talebe münasebetine dönüştürülmüştür. Bu husuta Bediüzzaman'ın şu ifadeleri gerçekten sorgulamasız mürşidlik kavramının nasıl da asra uygun şekilde yenilendiğinin ispatı niteliğindedir:
“..mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”21

Risale-i Nur'un İrşad Yöntemindeki Tecdidi:
“Mesleğimiz tarikat değil hakikattir”22
Başlıbaşına bir mürşid olduğunu söylediğimiz Risale-i Nur'un irşad yöntemini “Hakikat Mesleği” olarak tanımlayan Bediüzzaman, bu mesleğin yani bu irşad yönteminin Cenab-ı Hakk'ın bir lütfu olduğunu belirtir. Bediüzzaman, bir diğer mürşid olan tarikatların irşad yöntemlerinin yani tarikat mesleğinin geçtiğimiz yüzyıla kadar etkili ve başarılı olduğunun altını çizmekle birlikte artık günümüz dünyasının ve kıyametin yaklaştığı şu zor ve son zamanların bu yöntem ile irşad edilemeyeceğini veya bu yöntemin tesirinin az olacağını vurgulayarak bu zamana ve bu zamanın insanına daha uygun farklı bir meslek ararken irşad yöntemi olarak “Hakikat Mesleği” ni bulmuştur.
“İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat (asıl gaye) olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici (ulaştıran) bir yol buldum. Serîüsseyir olan (süratle akan) bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır.” 23
Risale-i Nur her bir dersi ile okuyan kişiyi belli ölçü ve kaidelerle irşad etmektedir. Bir irşad edici, insan psikolojisini iyi bilmeli ve belagat anlamında da istidat sahibi olmalıdır. Aksi halde bildikleri ne kadar hakikat de olsa tesir edemez. Hatta faydadan çok, zarar verebilir. Risale-i Nur her bir dersinde bahsetmiş olduğu tedavi yöntemini hastanın psikolojisini de hesaba katarak uygulamıştır. Risale-i Nur tamamen Kur'anî bir irşad yöntemidir. Örneğin, Kur'an-ı Kerim “Cenab-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez.” 24 ayetinde olduğu gibi sivrisinek gibi zahiren basit görünen lakin etkili temsiller vererek irşad eder. Bu yöntem Risale-i Nur'un en etkili yöntemlerinden birisidir. Sinek, böcek, çiçek vs. gibi zahiren herkesin anlayabileceği ancak çok etkili misaller ile bir çok konuya izahlar getirilmiştir. Zira Bediüzzaman Kur'an-ı Kerim'deki bahsettiğimiz zahiren basit temsillerle ilgili sorulan bir soruya şöyle cevap vermiştir :
“Âdi temsillerde bir beis yoktur; terbiye ve irşad öyle ister.”25
Bu cevaptan da anlaşılıyor ki böyle basit, anlaşılabilir örneklerle yapılan irşad daha etkilidir. Bu, aynı zamanda irşad etmenin yöntemlerinden birisidir ve Kur’anî bir irşad dersi vermektedir.
“..müteşabihat denilen Kur'ân-ı Kerim’in üslûpları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki, büleğa, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık mânâları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar.”26
İşte Risale-i Nur da bu yöntemi takip etmiştir.
Risale-i Nurlarda çeşitli yerlerde geçen şu kısımlar Kur'an-ı Kerim'in irşad yöntemlerinden bazılarıdır. Bu yöntemler aynı zamanda Risale-i Nur'un da irşad yöntemidir hem de bu zamanda bir irşadın en iyi nasıl olması gerektiğini öğretir:
“Rububiyet ve terbiyenin iktizasına binaen, insanları, kendi aralarında cereyan eden muhavereleri, üslûpları, şiveleriyle irşad etmek lâzımdır.” 27
“..avâm-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avâmın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin.”28
“İrşadın tam ve nafi olmasının birinci şartı, cemaatin istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat avamdır. Avam ise, hakaikı çıplak olarak göremez, ancak onlarca malûm ve me’lûf üslûp ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerîm, yüksek hakaikı müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiarelerle tasvir edip, cumhura, yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır. Ve keza, tekemmül etmeyen avam-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için, hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikat ettikleri güneş, arz gibi meselelerde icmal ve ipham etmiş ise de, yine hakikatlere işareten, bazı emareler, karineler vaz etmiştir.” 29
Bunun gibi daha yüzlerce irşad yöntemi Risale-i Nur’ların çeşitli yerlerinde zikredilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'in bir diğer uslubu olan hikaye-hakikat yakınlaştırması, Risale-i Nur'un da en meşhur olmuş anlatım biçimlerinden birisidir. İçerisinde öyle müthiş hikayeler ve örnekler vardır ki konuyu o esnada dersi dinleyen en küçük bir çocuk da en büyük bir âlim de kendi derecesine göre dersler alarak anlayabilir. Bediüzzaman, Risale-i Nur’daki en meşhur hikayelerden birisi olan Sekizinci Söz’deki hikayeyi “Suhuf-i İbrahim’de aslı bulunan, güzel ve parlak bir temsil” 30 şeklinde ifade ediyor. Yani bir mesele hakkında bir misal verirken dahi alelade örnekler ya da temsiller yerine en münasip ve en kutsî temsiller kullanılmıştır. Öyle ki bazen fena ve adî bir adamın belki de hayatında söylediği tek hakikatli sözü örnek olarak kullanmış, bazen de geçmiş zamanlardaki mürşidlerin (İmam-ı Rabbani, Abdülkadir Geylani, Sa'd-ı Taftazani vs.) sözlerinden, misallerinden günümüz insanına en uygun olanlarını özenle seçerek irşad ettiği meseleyi daha anlaşılır hale getirmek için istifademize sunmuştur.
Üstad Bediüzzaman, Meseleye “anlatmak” yerine “doğru yöntem ile anlatmak” olarak yaklaşmıştır.
İrşad vazifesinde uslup ve yöntem olarak ciddi bir tecdide ihtiyaç duyulduğunu anlamış ve tamamen Kur’anî yöntemlerle irşadı ve mürşidliği ahirzamana göre adeta tekrar formatlamıştır. Üstadın bu tecdide girişmeden evvel zikrettiği şu ifadeler aslında bu alanda neden böylesine bir yenilenmeye ihtiyaç duyulduğunu gösterir niteliktedir:
“Ben vaizleri dinledim. Nasihatları bana tesir etmedi. Düşündüm.Kasavet-i kalbimden başka üç sebep buldum:
Birincisi: Zaman-ı hazırayı zaman-ı sâlifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeayı parlak ve mübalağalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için ispat-ı müddea ve müteharri-i hakikatı ikna lâzım iken ihmal ediyorlar.
İkincisi: Bir şeyi terğib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden muvazene-i şeriatı muhafaza etmiyorlar.
Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan hale mutabakat yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasip söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
Hâsıl-ı kelâm: Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ ispat ve ikna etsin. Hem hakîm-i mudakkik olmalı, tâ müvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i mukni olmalı, tâ mukteza-yı hale mutabık hareket etsin ve böyle olmaları da şarttır.”31
“Âlim-i Muhakkik, Hakîm-i Müdakkik ve Beliğ-i Mukni” kelimelerinin mânâlarını düşünüp Risale-i Nur'u bu bakış açısıyla tetkik ederek okuduğumuzda burada Bediüzzaman'ın aslında Risale-i Nur'u tarif ettiği ve hayalindeki hakiki irşad yöntemini Risale-i Nur ile kemale erdirdiği açıkca görülmektedir.

1Nursî, Said, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Kasım-2010, s.597
2Nursî, Said, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Mart-2013, s.424
3Kur'an-ı Kerim, Bakara Sûresi, ayet 186
4Kur'an-ı Kerim, Hucurat Sûresi, ayet 7
5Nursî, Said, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Nisan-2013, s.21
6Nursî, Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Şubat-2013, s.54
7Ebu Davud, Melahim, 1.
8Nursî, Said, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2013, s.217
9Nursî, Said, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Nisan-2013, s.635
10Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Temmuz-2013, s.596-599
11Nursî, Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Şubat-2013, s.312
12Nursî, Said, Barla Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2012, s.237
13Nursî, Said, Barla Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2012, s.238
14Nursî, Said, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Temmuz-2013, s.860
15Nursî, Said, Barla Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2012, s.233
16Nursî, Said, Mesnevî-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2013, s.162
17Nursî, Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Şubat-2013, s.258
18Nursî, Said, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Nisan-2013, s.395
19Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Temmuz-2013, s.575
20Nursî, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Temmuz-2013, s.575
21Nursî, Said, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Kasım-2010, s.230
22Nursî, Said, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Nisan-2013, s.397
23Nursî, Said, Mesnevî-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2013, s.336
24Kur'an-ı Kerim, Bakara Sûresi, ayet 26
25Nursî, Said, İşarat'ül İ'caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2013, s.351
26Nursî, Said, İşarat'ül İ'caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2013, s.281
27Nursî, Said, İşarat'ül İ'caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2013, s.351
28Nursî, Said, İşarat'ül İ'caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2013, s.280
29Nursî, Said, İşarat'ül İ'caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Aralık-2013, s.273-274
30Nursî, Said, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Mart-2013, s.1260
31Nursî, Said, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Kasım-2010, s.181-182

.

m