muhabbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
muhabbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2016 Salı

Merhametsiz ve Belâlı bir Musîbet


İnsan, fıtratı gereği önce nefsini, sonra akrabalarını, sonra milletini, sonra bütün hayat sahibi mahlûkları ve sonra kâinatın tamamını sever.

Çünkü bu dairelerin hepsine karşı alâkası ve bir şekilde irtibatı vardır. Annesini sevdiği gibi memleketini de sever. Memleketini sevdiği gibi ta Andromeda galaksisini dahi sevebilir. İşte insanda böylesine nihayeti olmayan bir muhabbet duygusu mevcuttur.

Muhabbet, âdeta kâinattaki herşeyi birbirine bağlayan manevî bir zincir gibidir. Öyle ki, muhabbet duymadığımız herhangi bir şeyin varlığı dahi bizi rahatsız eder, moralimizi bozar ve motivasyonumuzu dahi kırar. Aksine muhabbet ettiğimiz küçücük bir şey bile bize öyle büyük bir motivasyon verir ki tarif edilmez. “İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.”1  Evet, mecâzî aşklar bunun en kuvvetli bir delilidir. Leyla ile Mecnun birbirlerine âşık olmuşlar, ama ne Leyla istediğini tam mânâda alabilmiş, ne de Mecnun. Çünkü Leyla da, Mecnun da insandır. İnsanın ise hâcâtı nihayetsizdir. Bu nihayetsiz hâcâtı, ancak nihayetsiz bir kemâl sahibi karşılayabilir. Çünkü, insanın acziyeti ve fakriyeti yani güçsüz ve sürekli ihtiyaç halinde olması durumu da nihayetsizdir. Böylesine nihayetsiz bir acz ve fakr içindeki insan, mâşukundan nihayetsiz bir ilgi, alâka, şefkat gibi nihayetsiz şeyler bekler. Lâkin mâşukunun duyabileceği ilgi, alâka, şefkat vesaireler, o da âciz ve fakir bir insan olduğu için nihayetlidir. Nihayetli ilâçlara sahip olan bir doktor nihayetsiz hastalıklara düçar olmuş bir hastayı nasıl iyi edebilir, nasıl şifa verebilir! Nihayetsiz hastalıklı bir adamı iyi edecek Zât, ancak ve ancak eczahanesi nihayetsiz olan Eczahane-i Kübra’nın sahibi olan Zât (cc) olabilir.

Bediüzzaman Hazretleri, muhabbetin, nihayetsiz kemal sahibi olan Allah’a değil de başka fâni birşeye verilmesi veya sarf olunması durumunun neticesi için “musîbet” kelimesini kullanır.

“..yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşrûanın cezası, merhametsiz bir musîbettir.” 2

“..halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir.” 3

Musîbetten kastedilenin tam olarak ne olduğunu anlayabilmek adına Üstad Hazretleri’nin musîbet ile ilgili şu cümlesini paylaşalım:

“Asıl musîbet ve muzır musîbet, dine gelen musîbettir. Musîbet-i dîniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musîbetler, hakikat noktasında musîbet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir.. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevî huzur vermektir. Musîbetin hastalık olan nev’î, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musîbet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir.”4

Anlaşılacağı üzere bazı musîbetler vardır ki neticesi sevaptır, bazıları hayatı saflaştırır, temizler. İşte bunlar dinî olmayan musîbetlerdir ki hakikat noktasında zaten musîbet değillerdir. “Belâlı musîbet ve merhametsiz musîbet” ifadelerindeki musîbet bu “müsbet musîbet” olmamak gerektir. Çünkü Allah’a sarf etmek için verilmiş bir şeyi başkalara sarf etmenin neticesi elbette tasaffi etmek olmamalıdır ve neticesi sevap da değildir. Ayrıca bu açıkca bir iltifat-ı Rabbanî de değildir. O halde kastedilen musîbet dine gelen musîbettir. Yani imanın zayıflaması veya hafazanallah kalpten tamamen çıkması...

İşte insan muhabbetini Allah için duymalı, başka bir tabirle sevecekse Allah için sevmeli. Allah’ı sevdiği için sevmeli. Asıl sevgisini, muhabbetini Allah için sarf etmeli, gayrısına muhabbetini celb eden sebebin, aslında Cenâb-ı Hakk’ın esmasının onlardaki tecellileri olduğunu bilmelidir. Eğer muhabbetini doğrudan o sevdiği şeye isnat ederse merhametsiz ve belâlı bir musîbete maruz kalacaktır. Asıl musîbet dine gelen musîbet olduğundan dolayı merhametsiz ve belâlı bir şekilde dininin temel taşları kırılıp dökülecek, dinine zarar gelecektir.

“Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah namına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm”5

Dipnotlar:
1. 24. Söz/5. Dal.
2. 24. Lem’a.
3. 24. Söz / 5. Dal.
4. 2. Lema.
5. 1. Söz.

Yeni Asya - Akif Arslan (tıkla)

7 Ağustos 2015 Cuma

Konu Komşu Duymasın!

İnsan kardeşine hiç kıyabilir mi! Bir derdi, tasası varsa sormadan, soruşturmadan yanına koşar. Haklı-haksız demeden elini uzatır. Küsmez, darılmaz. Yan gözle bakıp darıltmaz. Bağırmak istemez ama nefsine uyup bazen de bağırır. Sonra pişman olur ve sarar sinesini kendi sinesiyle. Onun hakkında istese de suizan etmez, edemez. “Benim kardeşim yanlış yapmaz!” der müfritane bir hüsn-ü zan ile. Evet, bu ifrattır ve yapılmamalıdır. Ama mevzu kardeş olunca ister istemez “yapılmazlar yapılır hale geliyor.” Bazen görse de yanlışlarını, kabullenemez. Kardeştir sonuçta, düzeltmek ister. Onu kırmadan düzeltme çabası içine girer. Duyurmaz kimselere kardeşinin hatalarını. Duyurmamaya azami dikkat eder. Kardeşler, arada kedi yavruları gibi boğuşur ve sonrasında yine kedi yavruları gibi oyuna dalarlar kinsiz, nefretsiz.

Anneler hep derler ya:
“Aman çocuklar! Kavga etseniz de konu komşu duymasın..Siz sonrasında gülüşüp eğleşirsiniz de komşu sizi hep kavga ediyor bilir. 'Bunlar nasıl kardeşlermiş, bunların ana-babası nasıl ana-babaymış' der. Laf-söz size değil bize gelir.”

Kardeş, kardeşi ile küs olmak istemez. Küsse de küs kalmak istemez. Kalamaz da zaten. Zira onun anası kendi anası..babası kendi babası..Damarından akan kan bile kendi kanı.. Böylesine mukaddes ortak noktaları olan birisi ile küs kalınabilir mi hiç? Kalınamaz elbette. Kavga sonrasında o bağırış-çağırışları kardeşler unutur ama kavgayı duyan konu-komşu unutmaz. Evet, kardeşler kavga etmemeli. Ama ediyorsa da sessiz etmeli!

“İmân bütün mü'minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.”(1). Onun Rabbi benim Rabbim. Peygamberi benim Peygamberim..Kıblemiz bir, kıldığımız namazımız bir.. Hele de o din kardeşin bir de Nur Talebesi ise.. O da senin gibi hayran Risalelere, onun da Üstadı senin Üstadın.. Meslek bir, dava bir..bir..bir..
Belki karındaş olduğumuz kardeşlerimizle olan ortak yanlarımız bu kardeşlikte daha kavi, daha çok..Anne-babanın “Konu komşu duymasın, yavaş olun!” uyarısı gibi Üstad da bizleri uyarıyor ve diyor ki:
“Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi, yalnız bize ve Risale-i Nur'a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat'î buldukları bir hakikate dayanmaya pekçok muhtaç bulunan avâm-ı ehl-i iman için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle, sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki, bir hakikat var, hiçbir şeye feda edilmez, ehl-i dalâlete başını eğmez, mağlûp olmaz diye kuvve-i mâneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.”(2)

“Küfür ise, öyle bir burudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor.”(3)”.Madem kardeşliği kardeşlikten çıkartan küfürdür. Madem kardeşi kardeşe düşman boyutuna getiren küfürdür. O halde küfrün çamurlu ve tehlikeli yollarına sapmamalı ve küsmemeli kardeşe. Hatta darılmamalı da.. Bir kusurunu veya fenalığını görünce yalnız ve yalnız onun ıslahı için çalışmalı. Feda etmeli kendisini kardeşine, feda etmeli “muhabbete”.

Üstadımız Bediüzzaman'ın bir duası ile bitirelim:
“El'aman, el'aman! Yâ Erhamerrâhimîn, medet! Bizi muhafaza eyle. Bizi cin ve insî şeytanların şerrinden kurtar. Kardeşlerimin kalblerini birbirine tam sadakat ve muhabbet ve uhuvvet ve şefkatle doldur”(4) Amin.

1)(Mesnevi-i Nuriye)
2)(Şualar)
3)(Mesnevi-i Nuriye)
4)(Şualar)

.

m