10 Ağustos 2015 Pazartesi

Ey Risale-i Nur

Şüphe yok ki Sen Cenâb-ı Hakk’ın izni ile ilhamen yazdırıldın ve ne bir insanın ne de bir devletin malı olamazsın, değilsin de.
Senin sahibin ancak Rububiyeti elinde tutan bir Hâkim (cc) olabilir. Risalelerindeki Nur’unun kaynağı ise bize Rabbimizi tanıttıran küllî muarrif Kur’ân’dır. Nasıl ki Kur’ân, Resulullah (asm) ve Kâinat, Cenâb-ı Hakk’ı tanıttıran küllî tercümanlardır, sen de bu üç tanıtıcı ve tercümanın ahirzamandaki en küllî tercümanısın. Onları okumayı bilmeyenlere okumayı öğretiyor, anlamayanlara izah ediyor ve dilini bilmeyenlere tercüme ediyorsun.

Seninle tanışma şerefine nail olan dağda bir çoban dahi olsa, en âli bir medresenin, en kıymetli, en müdakkik ve en çalışkan bir talebesi gibidir. Bilirsin ki, Talebe, ilmi talep edene denir. Seni tanıyan kadirşinaslar, senden sendeki ilmi talep ettiklerindendir ki sen onları “Nur Talebesi” namı ile yad ediyorsun. Ama “Kardeş”leri unutmuyor, “Dost”ların hatırını da kırmıyorsun.

Seni imdada vasıta edip, mânen yardım isteyenlere, yüz çevirip burun bükmüyorsun. İmana susamış gönüllere “Kur’ân’dan süzülen iman ab-ı hayatını” Kâinat kubbesi altında, Resulullah aleyhissalât-u vesselâm’ın eliyle içiriyorsun. Ahirzamanın müptelâ olduğu “iman hastalığına” eczahanendeki muazzam mânevî macun ve tiryaklarla şifa sunuyorsun. Onun içindir ki sen, bu arz deveranında ve bu sekerattaki imtihan dünyasında, hastalanmış ve son demlerini yaşayan zaman denizinin yani ahirzamanın en küllî bir doktoru, eczahanesi en geniş bir eczacısı ve ilmi ve talebeleri en ulvî bir eğitmeni ve öğretmenisin. Bunun içindir ki, senin müellifin de seninle aynı asırda gelmiş olan “felâket ve helâket asrının adamı olan Üstad Bediüzzaman Said Nursî”dir.

Yazdırıldığından bugüne dek, senin şakirtlerin olan bizleri senden ayırmak, soğutmak ya da ürkütmek isteyenler hiç eksik olmadı. Maalesef ekseriyetle dünyevî kudret de onlarda idi. Ama buna nail olamadılar biiznillah görüyoruz. Çünkü asıl kudret Kadir-i Zülcelâl olan Allah’a aittir.

Hem Sen, Cenâb-ı Erhamürrahimin’in izni ile bizi müjdeleyip müellifinin ağzı ile fedakârane bir üslûpla istikbalden haber verdiriyorsun:

“Nur şakirtlerine telâş ve fütur vermekle Nurların intişarına mâni olunacak sanıyorlar. Hiç korkmayınız. Milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikate bizim gibi bazı bîçarelerin başları da feda olsun!” Hem senin müellifin olan Bediüzzaman’ın haysiyetini kırmakla sana zarar vereceklerini sananlar oldu. Bu dâvâ için ahiretini de feda etmek gibi “akılların dahi anlamakta güçlük çektiği muazzam bir fedakârlıkta bulunan bir adamın” bin haysiyeti de olsa ve binini de kırsalar yine de o baş ve bu dâvâ onlara eğilmez ve eğilmedi de. Ve dahi, öylelerine eğilmeyen o başın haysiyetini kıramazlar ve kıramadılar da.

Kendin için “Risale-i Nur’un hedefi doğrudan doğruya âhirettir. Dünya ile alış verişi yoktur”  diyorsun. Onun içindir ki bizlerden dünya ile alış verişimizi kesmemizi istiyorsun. Hedef olarak doğrudan ahireti gösteriyor, dünyaya ait olan içtimaî hayatı dahi âhiret adına şekillendirmemiz gerektiğinden bahsediyorsun. Niyetleri “Rıza-yı İlâhî”ye yönlendiriyorsun. Evet, meşrû dairede kalınıp, niyet sırf Allah rızası olunca senin talebelerin de hata yapmazlar ümidini taşıyoruz. Biliyoruz ki Cenâb-ı Hak hata yapsak veya hizmette fütur etsek dahi şefkatli bir tokatla gösterir hatamızı ve uyandırır bizleri. Evet, talebeliğin gerektirdiği gibi “seni kendi malımız gibi” görüp asıl mal sahibinin Allah olduğunu unutmadan sana sahip çıkma mücadelesine devam ediyoruz. Ama biliyoruz ki vazifemiz bu hususta ancak bundan ibarettir. Netice, vazife-i İlâhiyedir. Nasıl ki sen yardım istemek için “el uzatanlara” elini uzatıp tutuyor, yardım ediyorsun, öyle de menfi mânâda “el uzatanlara” da elini kaldırıp tokatını ve belki silleni en şiddetlisinden o el uzatanların yüzlerine vurdun, vuruyorsun ve vuracaksın.

Cenâb-ı Hak, Sana ve Müellifin olan Bediüzzaman Hazretlerine lâyık bir talebe olmayı bizlere nasip eylesin. Amin.

Yeni Asya - Akif Arslan (tıkla)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

.

m